29 Eylül 2009 Salı

NEFS-İ BEDEN

Yazı bir iletişim aracı, ilk çağlardan beri süre gelen. Yazmaya karşı içsel olarak her insanın merakı ve ilgisi var aslında. Çocukluk düşlerimin, yetişkinler dünyasında yer bulamaması sonucu bu ilgi yok olmaya yüz tuttu. Oysa ilkokulda en büyük isteğim yazar olmaktı. Tabii edebiyat derslerinden zar-zor geçen hatta kompozisyon yüzünden neredeyse bütünlemeye kalan bir genç olarak, yazıyla ilgili tüm düşlerim yerini okuma sevdasına bıraktı. Çocukken herşey daha bir kolay daha bir kendine özgüydü. Hayal dünyamın baş kahramanı bendim. Kim aldı sonra benden hayallerimi bilmiyorum. Şimdi uzun zaman sonra korkularımı yenip yazmaya, aslında iç dökümüne tekrar başladım. Aslında öyle değil midir ? gerçekten de. Yazıyı yazanın esas amacı içini açmaktır. Demirci ustasının demire şekil vermesi gibi, alır yazan, harfleri yanyana koyar. Evirir çevirir, bütünleşik ilişkiyi sağlamlaştırmaya çalışır. Ee tabii birazda müzik kulağı olması gerekir ki, yazdığı yazı okuyana ahenkli gelsin. Yaşam ne büyük bir coşkudur, dinlemeyi bilene, gelelim şimdiye.
Nefs_i beden
Bu denli hareketli olmamın nedeni kontrol edemediğim sempatik sistemimmiş. Stres, her halukarda ayakta olma isteği, aynı anda hem telefonla konuşup, hem yazı yazıp, hem televizyon izleyip diğer taraftanda bilgisayarda araştırma yapmam bundanmış. Eh tabii birde burcumun o muhteşem özelliğini es geçmemem gerek.
Nefes dersinden sonra arkadaşım bana döndü ve nihayet anlıyorum bu denli kıpır kıpır olmak senin suçun değilmiş, elinde olmadan yapıyormuşssun dedi. Bende ee ben sana demedim mi aynanın 2 yüzü gibiyiz. Bakan ve bakılan. Seni parasempatik sistem idare ediyor beniyse sempatik.
Tekrar bir nefes.
Ve bedene yani şu ana geri dönüş. Artık neyi neden yapıyorum biliyorum. Arada bir dur diyesim geldiğinde, gözlerimi içime çevirip, nefesimi tutuyorum. Ciğerlerime doldurduğum hava bana bir dakikadan fazlaca bir süre yetiyor. Yavaşlatıyorum kendimi. Tabii eski alışkanlıklar öyle hemen değişmiyor. Kovayım ya, sabırsızım ya, evrende ki tüm bilgiler gelsin ben uyurken beynime yerleşsin ben onları hemen hayata geçireyim birde bunu çok iyi yapayım istiyorum. Zaman ne olağan üstü bir kavram. Bizim irademizin dışını gösteren, bizim yarattığımız, tanımladığımız ama ayak uydurmaya zorlandığımız bir kavram. Sonra kafamı çevirip dağlara bakıyorum. Bu nasıl bir sabır Tanrım diyorum. Yıllar belki yüzyıllarca aynı yerde kalmak.
Tekrar bir nefes.
Dağlarda yürüyüş yaptım ama hiçbir dağa dokunup onun enerjisini hissetmeye çalışmadım, ne büyük bir kayıp. En kısa zamanda yapılması gerekenler olarak aklımda bir yere not ediyorum. Nasıl bir bilgi birikimi vardır dağın, kim bilir neler depolamıştır içine. Neler anlatacaktır ona kulak vermek isteyenlere. Burnuma az önce yakmış olduğum amber tütüsüsün kokusu geliyor. İçime çekiyorum bu güzel ve keskin kokuyu. Kırlara çıkıp papatya toplayısım geliyor. Papatya mevsimi geçeli çok oldu oysa. Gözümün önüne o beyaz, sarı şapkalı doğa harikası kız geliyor. Kimse kusura bakmasın benim için papatyanın cinsiyeti olsa kız olurdu, 17 yaşında. Tekrardan sınıflandırılmalı bitkiler diye düşünüyorum, yaşlarına, cinslerine ruhumuzda uyandırdıkları anlama göre. Evet sınıflandırılmada ailesini özelliklerini biliyoruz ama ya bedenimizde ki, ruhumuzda ki anlamları neler?
Hadi bir başlangıç yapalım, belki bizim aracılığımızla onlar yeniden adlandırılmak daha yakından tanınmak istiyorlar, onlara biraz daha anlam ve ruh katalım. Yeni bir buluş olmayacak bu, mevcut olana farklı bir bakış olacak bizimkisi. Çiçekleri belki daha sonra ağaçları halk diliyle yeniden konuşturalım. ilkini ben başlatayım. Sizinle devam edelim oylayalım ve sonucu beraberce görelim.

Papatya: genç bir kız 17 yaşında, baharın müjdecisi,sarı saçlı beyaz tenli.
Peki sümbül kim????????? Sizce???????

Nefs_i bedende kalmak üzere….
GÜMÜŞ